14 Nisan 2009 Salı

GAZEL

GAZEL
Nedür bu Handeler bu işveler bu nâz u istiğnâ
Nedür bu cilveler bu şîveler bu kâmet-i bâlâ

Nedür bu pîç pîç ü çîn çîn ü hâm be hâm kâkül
Nedür bu turralar bu halka halka zülf-i müşg-âsâ

Nedür bu ârız u hatt u nedür bu çeşm ü ebrûlar
Nedür bu hâl-i hindûlar nedür bu habbetü's-sevdâ

Miyânun rişte-i cân mı gümüş âyîne mi sînen
Bünâgûşunla mengûşun gül ile jaledür güyâ

Vefâ ummaz cefâdan yüz çevirmez bâkî âşıkdur
Niyâz etmek ana cânâ yaraşur sana istiğnâ
BAKİ

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE
1.Bu gülüşler, bu işveler, bu naz ve umursamazlık nedir (böyle), bu cilveler, bu edalar, bu uzun boy nedir?( istifham , işve,naz,cilve=tenasüp , bu=tekrir)
2.Bu kıvrım kıvrım, büklüm büklüm, kıvır kıvır kahkül nedir? bu alındaki perçemler, bu misk kokulu halka halka zülüfler ne güzeldir.(kahkül,perçem,zülüf=tenasüp , kıvır kıvır-büklüm büklüm-halka halka=tekrir , istifham)
3.Bu yanak ve üzerindeki tüyler, bu gözler, bu kaşlar ne kadar güzel. bu hintli benler, bu kara tane ne güzel böyle (bu=tekrir , yanak,kaş,göz=tenasüp , kara tane=açık istiare)
4.Belin can ipliği mi? göğsün gümüşten ayna mı? sanki kulağının memesi gül, inci küpen de gülün üzerindeki çiğ tanesidir.(istifham , teşbih )
5.(Ey sevgili) baki aşıktır, senden vefa ummaz, cefadan da yüz çevirmez. ona yalvarıp yakarmak, sana da umursamazlık yaraşır.(Ey sevgili=nida , vefa-cefa=tenasüp)

GAZEL

GAZEL
Nâm ü nişane kalmadı fasl-ı bahârdan
Düşdü çemende berk-i diraht i'tîbârdan

Eşcâr-ı bağ hırka-tecrîde girdiler
Bâd-ı hazan çemende el aldı çenârdan

Her yaneden ayağına altun akup gelür
Eşcâr-ı bağ himmet umar cûybârdan

Sahn-ı çemende durma salınsun sabâ ile
Azadedir nihâl bugün berk ü bârdan

Bakî çemende hayli perişan imiş varak
Benzer ki bir şikâyeti var rüzgârdan

Günümüz Türkçesiyle
1. Bahar mevsiminden eser kalmadı; ağaç yaprağı bahçede itibardan düştü, dalından kopup yere serildi(itibardan düştü=teşhis , bahar,ağaç yapragı,bahçe,dal=tenasüp.
2. Bahçedeki ağaçlar, dervişler gibi tecrîd hırkasını giydiler; yani yapraklanın döktüler. Hazan riizgân çınardan el aldı, yani ona intisap etti. (Onun ele benzeyen yapraklarını yerlere döktü).(çınar,bahçe,ağaç=tenasüp dervişler gibi=teşbih)
3. Her taraftan ayaklarına altınlar (kızıl ve san yapraklar) akıp geldiği hâkle, ağaçlar, hâlâ dereden himmet umarlar.(ağaçların dereden himmet umması=teşhis
4. Fidan, bugün yaprağından ve meyvesinden kurtulmuştur; artık durmadan bahçenin ortasında sabah rüzgânyla salınıp yürüsün.(fidan,yaprak,meyve,bahçe,rüzgar=tenasüp , yürüsün=teşhis)
5. Ey Bakî! Bahçede yapraklar bir hayli perişan olmuş, savrulup duruyor. Herhalde, onların da rüzgârdan şikâyetleri var.(Ey Baki=nida , onların rüzgardan sikayeti var=teşhis , perişan olan yaprak=teşhis)
Bâkî

KAYBOLMUŞ UMUTLARıN GÖLGESINDE...

KAYBOLMUŞ UMUTLARıN GÖLGESINDE...
Dost bi-perva felek bi-rahm, devran bi-sükun
Derd çok, hem-derd yok, düşmen kavi,tali' zebun

Saye-i ümmid za' il, afitab-i şevk germ
Rütbe-i idbar ali paye-i tedbir dun

Akl dun-himmet sada-yı ta' ne yer yerden bülend
Baht kem, şefkat bela-yı aşk gün günden füzun

Ben garib ü rah-i mülk-i vasl pür teşviş ü mekr
Ben harif-i sade-levh ü dehr pür nakş-i füsun

Çehre-i zerdin Fuzuli'nin tutupdur eşk-i al
Gör ana ne rengler geçmiş sipihr-i nil-gün

GAZELİN AÇIKLAMASI
1)Dost ilgisiz, felek acımasız, zaman geçici ve kancık. Buna karşılık dert çok, dert ortağı yok, düşman güçlü, baht güçsüz.(dost-düşman=tezat , güçlü-güçsüz=tezat , bath-felek=tenasüp)
2)Kaybolmuş umudun gölgesi bile; arzuların güneşi yakıcı mı yakıcı... Düşkünlüğün mertebesi yüksek; tebrisinse mertebesi alçak...(yüksek-alçak=tezat , yakıcı mı yakıcı=tekrir)
3)Aşağılık ve küçük şeylere takılı kalmış akıl ve kınama sesleri yükseltmekte orada burada... Kalmamış talihte şefkat, artmakta günden güne aşkın belası...(talih=teşhis)
4)Gurbetlerde garip düştüm ben; yoluysa hile ve kargaşayla dolu kavuşma yurdunun. Ben bir saf gönüllü; felekte işvenin bin bir türlüsü.( felekte işvenin bin bir türlüsü=teşhis)
5)Sarı yüzünü kızıl gözyaşları kaplamış Fuzuli'nin. Meğer gök renkli felek ona ne renkler geçmiş, ne hileler yapmış ne oyunlar oynamıştır(feleğin oyun oynaması=teşhis , göl renkli=teşbih)

FUZULİ'nin Hayatı


Fuzûlî
Mehmed bin Süleyman Fuzûlî (d. 1483 Hillah - ö. 1556 Kerbela ya da Bağdat), Türk divan şairidir. Asıl adı Mehmet bin Süleyman'dır. Türk Bayat boyundan veya Kürt olduğu aktarılmaktadır. Azerice şiirini önemli ölçüde etkilemiştir. Alevilik ve bölge Şiiliğinde Yedi Ulu Ozan'dan biri kabul edilir.

Yaşam öyküsü
Ailesi göçebe hayatı bırakıp günümüzdeki Irak bölgesine yerleşmiş olan Oğuzların Bayat boylarındandır. Fuzûlî; ne kadar kesin bilinmese de 1483 yılında Akkoyunlular (Türkmence: Ak Koyunlu; Farsça: آق‌قویونلو) zamanında şimdiki Irak'ta Kerbela veya Necef'de doğduğu tahmin edilir.
Fuzûlî iyi bir eğitim almak için ilk önce Hillah şehirinde bir müftü olan babasından, ve daha sonra Rahmetullah adındaki bir öğretmenden eğitim görmüştür. Daha sonraki öğrenimi hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte; eserlerinden islamî bilimler ve dil alanında çok iyi bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Su Kasidesi'nin 2. beytinde; "Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem" "Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su" diyerek astronomi bilgisinin de iyi olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca hamse sahibidir.
Azerice Divanı'nın önsözünde;

"İlimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir’’ demektedir.

Azerice, Arapça ve Farsça divan şiirlerini yazmıştır. Eserlerinde kullandığı dil dönemindeki divan şairlerine göre daha sade, anlaşılır bir Türkçedir. Halk deyişlerinden bolca yararlanmıştır.
Bedensel zevklerden ziyade tasavvufî bir aşk, Ehl-i Beyt'e duyulan özlem, ayrılık acısı şiirlerinin konusunu teşkil etmiştir. Duygu ve düşüncelerini çok içten ve lirik bir şekilde ifade etmeyi kolayca başarmıştır. Bu açıdan bakıldığında Türk şiirinde karşılaştırılabileceği tek şair Yunus Emre'dir. "Leyla ve Mecnun" mesnevîsi aynı konuda yazılmış (Arapça ve Farsça dahil) en iyi mesnevîlerden biridir.
İran şiirinden Hâfız, Türk şiirinden ise Nesimî (Azeri) ve Nevai (Uzbek) çizgisini en başarılı şekilde kemâle erdirmiştir. Kendisinden sonra gelen bütün divan şairlerini etkilemiştir. Onun, Kerbela'da 1556 yılında içinde yaygın olan salgın bir hastalık sonucunda, veba veya kolera'dan öldüğü tahmin edilir. Şiirlerinin başkalarıyla karışmaması için gereksiz, manasız anlamına gelen fuzuli mahlasını kullanmıştır

BAKİ'nin Hayatı


BAKİ
1526 yılında İstanbul'da doğan Bâki'nin asıl ismi Mahmud Abdülbâki'dir. Aslında fakir bir ailenin çocuğu idi, babası müezzinlik yapıyordu. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır. Eğitime, ilme olan büyük tutkusu fark edilmeye başlanınca ailesi medreseye devam etmesine izin vermiştir, zira başlarda medreseye kaçak, ailesinden gizli gitmekteydi. Gayretleri ile iyi bir eğitim görmüş, dönemin ünlü müderrislerinden ders almıştır. Eğitimi boyunca şiire olan ilgisi giderek artmış ve güçlü kaleminin ünü de yavaşça yayılmaya başlamıştır. Eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Hayatı boyunca çeşitli dönemlerde devlet hizmetinde bulundu, kadılık, kazaskerlik gibi makamlarda görev yaptı. Yaşlılığında Şeyhülislam olmak isteyen Baki bu makama getirilmemiş ve buna çok üzülmüştür. 1600 yılında, İstanbul'da vefat etti. Bâki Saray'a hep bir yakınlığı olmuştur. Özellikle Kanunî Sultan Süleyman ile yakın ilişkileri olmuş, padişah sık sık kendisine iltifat etmiştir. Daha sonra 2.Selim ve 3.Murat zamanlarında da hem saraydan hem halktan büyük bir itibar ve ilgi görmüştür. Vefatından önce bu kadar ilgi ve alâka gören sanatçı sayısı azdır, o ise vefat etmeden "Sultanüş'şuâra" yani "Şairlerin Sultanı" diye anılmaya başlamıştır.

ÇALIŞMALARI
Bâki Osmanlı'nın en güçlü devirlerinden birinde yaşamıştır, bu da pekâla onun şiirlerine ve şiirlerinde kullandığı temalara yansımıştır. Aşk, yaşamanın zevki ve doğa şiirlerinin başlıca konularıdır. Her ne kadar şiirlerinde tasavvuf etkisi veya tema olarak tasavvuf bulunmasa da, tasavvufta da özel bir mahiyeti olan aşk mefhumunu sık sık konu alması itibariyle, dîvânı mutasavvıflar tarafından çok sevilir. Tekniği güçlüdür, şiirlerinde yakaladığı ahenk ve akıcılık fark yaratır. Dil kullanımında çok yeteneklidir. Şiirlerinde İstanbul Türkçesini başarıyla kullanmıştır. Ahenk ve musikiye önem vermiş;söz seçiminde titiz davranmıştır. Genellikle din dışı konuları işlemiştir. Şiirlerinin oluşturduğu tını, musiki de şiirlerinin farklı bir özelliğidir. Türk, Divan şiirinin dönemin ünlü akımları ve eserleri seviyesine ulaşmasında çok büyük katkısı olmuştur. Eserlerinden biri de Kanunî Sultan Süleyman'ın vefatı üzerine yazdığı "Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han" isimli mersiyedir. Bu mersiye hem teknik olarak güçlü yapısı hem de ahengi ve dönemin ruhunu, özellikle edebiyat tarzını, güzel bir şekilde ifade ettiği için en ünlü mersiyelerden birisi olmuştur

YILDIZ SEYRİNE DALINCA...

YILDIZ SEYRİNE DALINCA...
Şifa-yı vasl kadrin hecr ile bimar olandan sor
Zülal-i şevk zevkin teşne-i didar olandan sor

Lebin sırrın gelip güftara benden özgeden sorma
Bu pinhan nükteni bir vakıf-ı esrar olandan sor

Göz yaşlıların halin ne bilsin merdüm-i gafil
Kevakib seyrine şeb ta seher bidar olandan sor

Gamından şem' tek yandım sabadan sorma ahvalim
Bu ahvali şeb-i hicran benimle yar olandan sor

Muhabbet lezzetinden bi-haberdir zahid-i gafil
Fuzuli aşk zevkin zevk-i aşkı var olandan sor

GAZELİN AÇIKLAMASI
1)Kavuşmanın nice bir şifa olduğunu, ayrılık ile hasta olandan sor. Bir içim suya benzer tatlı dudağının lezzetini, yüzünü görmeye susayandan sor. (kavuşmak-ayrılmak=tezat , Bir içim suya benzer tatlı dudağının lezzetini =teşbih)
2)Konuşmak gibi bir lütufta bulunursan eğer, benden başkasına sorma dudağının sırrını. Bencileyin sırları bilen birisinden sor bu gizli nükteyi.(gizli nükte=açık istiare)
3)Gaflet uykusundaki göz, ne bilsin gözü yaşlıların halini? Yıldız seyrini gözyaşlarının yıldız gibi dökülüşlerine yahut yıldızlara bakarak sevgiliyi düşünmeyi ancak sabaha kadar gözüne uyku girmeyenden sor. (uykudaki göz=teşhis , yıldızlar gibi=benzetme , istifham , sabaha kadar gözüne uyku girmemek=mübalağa)
4)Mum gibi yanıp tükendim aşkının derdinden. Artık seher yelinden sorma halimi benim. Ayrılık gecesinde sırdaşım olan mumdan ve pervaneden sor.(mum gibi=teşbih , yanıp tükenmez=mübalağa , seher yeline sormak=teşhis , sırdaş mum=teşhis , pervane=teşhis)
5)Ey Fuzuli! Ne bilsin sevgi cahili sofu, aşk lezzetini? Aşkın nasıl bir zevk olduğunu, aşk zevkini onu tadandan sormak gerek.(ey Fuzuli=nida , kinaye sanatı)

BAK

BAK

Reng-i rûyundan dem urmuş sâgarı sahbâya bak
Âftab ile kılur da’vî tutulmuş ayâ bak

Şem’ bâşından çıkarmış dûd-ı şevk-ı kâkülün
Böyle kûteh ömr ile başındaki sevdâya bak

Sînemi çâk eyle gör dil iztırâbın aşktan
Revzen aç her dem hevâdan mevc uran deryâya bak

Ey Fuzûlî her nice nâsıh seni men’ eylese
Bakma anın kavline bir çehre-i zîbaya bak

Günümüz Türkçesiyle
1-Şarap kadehine bak;sevgilinin yüzünün renginden bahse kalkmış;tutulmuş aya (yani:şarap kadehine) bak;güneşle davaya girişmiş. (ay=istiare , güneşle davaya girişmiş=teşhis)
2-Mum,sevgilinin saçlarını özlemiş, o özleyişin dumanını başından çıkarmış (yani:o özleyişle tütmeye koyulmuş).Böyle kısa bir ömürle başındaki sevdaya bak.(mum=teşhis , dumanını başından çıkarmış=mübalağa)
3-Göğsümü yar da gönlümün aşkla nasıl çırpındığını gör;pencere aç da her solukta havadan dalgalanan denize bak. (göğsümüm yar=mübalağa , gönlümün aşkla nasıl çarpındığını=teşhis , her solukta dalgalanan hava=teşhis)
4-Ey Fuzuli,öğütçü ne kadar seni yasaklasa da,onun sözüne bakma,güzel bir yüze bak.( Ey Fuzuli=nida sanatı)